Aklında, tarih boyunca kendine yapılmış haksızlıklar kalan, iyiyi asla hatırlamamakla beraber, bir kötülükle bin iyiliği unutan, demek ki zaten bunlara müstahak bir yapıda bulunan; tanrı “sevgisinden” ziyade “korkusu” taşıyan, işlemeyeceği günâhları çoktan işlemiş ve işlemeye devam eden ama bu hareketlerinden bihâber olduğunu zannettiğinden dolayı, özünün masumluğundan şüphe dahi etmeyen; kendini yüce görmekten ziyâde, ötekileri alçakta gören eşekçe bir fikre sahip olmaktan yorulmayan, lâkin bir başkası yalnızca kendisini yüce görmeye teşebbüs dahi ettiğinde arkasından konuşan, evvelâ özünden bihâber insanların, yani geleceği olmayanların, cahilce; neyi, nerede, ne şekilde, ne zamanda söylediğinin farkında olduğunu zannederek, farkında olmanın yakınından dahi geçmeden, alçakça ve kendi benliğine dalkavukça, empatiye bu kadar muht“açken” bu kadar empatiden uzak şekilde insanlara paha biçmesi inanın beni delirtiyor…
Deyyusluk… Bana sorarsanız zor zanâat. Evvelâ, bir bireyin bunca yıl hayatta olup da bunca benliğine aykırı yapıya sahip olmasının garip ama acı bir gerçek olduğu gelir aklıma. Ardındansa, böyle bir bireyin neden halâ hayatta olduğu gelir; neden halâ hayatta kalması gerektiği.
Tanrı korkusu… Sevgi aşılama temelli bir olguya karşı korku duyulması, her şeyden önce mantığa aykırıdır bence. Bir bireyin neden tanrıya sevgi beslemesi yerine ısrarla ondan korktuğuna tek cevap vardır: Korkmasını gerektiren eylemlerde bulunmuşluk hâli. Kendi karşıtına “Katl-i Vacip” fermanı verip, kendini tanrının yerine, tanrının adına yargıç görenlerin, katl-i vacip olsa gerek. Keza tanrı evvelâ adalet istemez mi, ha canlar?
İnkâr… Kaçacak yer kalmadığında, “iyi ki yapmışız ulan”a döner ki bu durum, tüketilen oksijene, azota yazıktır bence.
“Ettiğini” inkârda bulunan, “karşılıklı” sevgi besleyen, deyyusluktan bir adım geri düşmeyen ve halâ “empati” bekleyen insanın hayattaki yeri nedir sorarım size? Bu soruya bir cevap dahi bulamadığımdandır tüm sıkıntım; her soruya bir cevabım olmasına rağmen.
Çağımızın hastalığı, rahatsızlığı nedir? Size sorarsam; stres, panik atak, yüksek kolesterol, düşük kolesterol, şeker, kanser, paranoya, kleptomani, nekrofili, şizofreni, hayvanat gribi, HIV, nezle, sıtma, radyoaktiviteye bağlı hastalıklar, insanın doğaya düşmanlığı, düşmanın bize düşmanlığı, bizim düşmanla aynı olan doğamız, doğaya karşı düşmanlarımızla birer müttefikçesine omuz omuza savaşmamız, küresel ekonominin yöresel ısınmaya etkileri gibi şeyleri sayacaksınız.
Bana sorarsanız, çağımızın hastalığı kendine aykırı gücü eleştirmektir. Dikkatli olmayan insanlar bu hastalığı her an kapabilirler. Çünkü bu hastalık öyle bir hastalıktır ki, hastalanan kişi kendini, önceki hâlinden daha sağlıklı hisseder. Böyle hissetmek için bilerek bu hastalığa bulaşan insanlarımız da mevcut; ne yazık ki.
Bu illetin belirtileri şunlardır:
-Anlık muhalif davranışlar sergileme.
-Fütursuzca medyadan aldığı ham bilgileri işleme hızında artış.
-Tarihsel “bugününden” ziyâde, tarihsel geçmişiyle yaşama, övünme; diğer ulusları yerme gibi evrensellik ve hümanist bakış açısına ters davranışlar sergileme.
-Etiketler altında yaşama ve yaşatma.
-Kendi öğrendiğini değil, kendisine öğretileni doğru kabûl etme.
-Kendi ülkesinin aleyhine davranışlarda bulunan ülkeleri ve kişileri düşman ilân edip, onların (varsa) ticarî mallarını tüketmeme, akabinde, ülkede herhangi doğru dürüst yerli malı kalmamasına karşın, sözde yerli mallarının tüketimine yönelme.
-Sinirlendiğinde üretimin demirbaşı olan çiftçimize, köylümüze, işçimize, ineklerimize, koyunlarımıza, tavuklarımıza hakaretvari birtakım davranışlar içerisinde bulunma.
-Hayvanlara olan sevgisinin, 23 Nisan’da kafasına copla vurulan “doğulu” çocuğa olandan daha fazla olması hâli.
-İyinin kötüsünü değil de kötünün iyisine yönelme; dolayısıyla kötünün derdine düşme.
-Daha fazla kan görme ihtiyacı.
-Askeriyeye saygı ve sevgi besleyip, bir türlü “askerlik” fobisinden kurtulamama hâli (bu belirti yalnızca maskülen [erkek {delikanlı}] türlerde görülmektedir).
-Hastalığın kitle geneline en yaygın olduğu dönemlerde, halk bir gecede Cumhuriyet’e geçen psikolojisine benzer bir psikolojide, bir gecede Cumhuriyet’ten vazgeçebilmektedir (“Bkz” değil; “görünüz”: 1960, 1980 vakaları).
Bu hastalığın Latincesi “Obeydies Consumus”tur. İlk insandan beri var olmakla birlikte, insanların hastalanmaktan zevk alması sonucu bu hastalığa herhangi bir çare bulunması için kitlesel bir teşebbüs olmamıştır. Olmaz da; olamaz…
İnsanın, en "rahat" yaşadığı ve uyguladığı düsturu da "Consume, Obey, Die"dır arkadaşlar; rahatın göreceliliğini ve kim için, ne şekilde olduğu gerçeğini de bu sözüme dahil etmekte olduğumu arz; bu bilginin sizin tarafınızdan anlaşıldığını farz etmekteyim.
Ve Kaos Teorisi… (Bu paragraf başka bir yazının konusu olabilirdi, ama dipnot olması daha uygun görüldü tarafımca) Bu yazıyı, insanlığın tarih boyunca bu hastalığa maruz kalmaları neticesinde yazmakta olduğumun da bilincindeyim. Şöyle açıklayayım: Dünyada var olmuş, yaşanmış bütün savaşlara ve cinayetlere şükretmekteyim şu an. Eğer bu savaşlar yaşanmamış olsaydı, dedemin büyük büyük dedesi belki de büyük büyük büyük ninemle tanışmamış olacak, dolayısıyla bu yazı yazılmamış olacak ve bugün siz bu yazıyı okuyamıyor olacaktınız. "Kaos Teorisi" ihtimaller dâhilinde gerçek olan bir kuramdır; unutmayın. Kaos Teorisi’ne bağlı, insanlığın bu hastalıktan kurtulması üzerine olan ümitlerim. Benim canım itlerim…