Seyyah

21 Aralık 2010 Salı

Ey Kahraman Maraş; biraz namına yaraş...

Kanlı Maraş




Gün bugündür işte, mekân Kanlı Maraş,


Akıyor salyası, kesiyor pek yavaş,


Bir edip her evin, tavanla damını,


Lekeler bu itler, gülden Hakk nâmını.



Hakk vicdan yaratmaz, basmayan bir geri,


“Ya Allah” diyerek, can alan bir eri,


Evlâd-ı Kerbelâ tekerrürü verdi,


Eren duydu giden, bîhata bin serdi!

-

Murat Eren Bakır, 19.12.10, İzmir

12 Kasım 2010 Cuma

Gün geçer; izi kalır...

Dün



Unutmuşsun zulüm edildiğin’ sana,

Belki hatırlarsın, birlikte düşmanca,

Bastılar ya toprağa, el de koyarak,

Yoktan bir sebeple, göğsümden vurarak!



Üzülme “Eyvah; elden gidiyor!” diye,

Asıl olan artık halkların bekası,

Tüm dertleri birlikte aşmaya gerek,

“Anadolu Halkı”nın ortak zekâsı!



Arama destek, evvelâ sövdüğünden,

Neredeydin ki Halepçe’de, Dersim’de?

Gerçi sen haklısın; okul büyüklerim,

“Dün koşullarını” anlatır dersimde!



Eren der bir gel de göz at kitabıma,

Kızarsın yüzün yerine -varsa- beynin,

“Düşmanıma dost” ekledin lügatime,

Adâlet manâna tüküreyim senin!

-

Murat Eren Bakır

11.11.10, İzmir

12 Eylül 2010 Pazar

Ah be "aydın", önce bir okusaydın...

 "...'Ettiğini' inkârda bulunan, 'karşılıklı' sevgi besleyen, deyyusluktan bir adım geri düşmeyen ve halâ 'empati' bekleyen insanın hayattaki yeri nedir sorarım size?" - X, 16.03.2010, M.Eren BAKIR

"İşine geldiğince, hak ve hukuku savunan milletler, ebediyete kadar haksızlığa ve hukuksuzluğa maruz kalmaya mahkûmdurlar." - Hak mı?, 18.06.2010, M.Eren BAKIR

"... Kendi öğrendiğini değil, kendisine öğretileni doğru kabûl etme." - İlaç: "Üretme, Baş Kaldırma, Yaşama mı?", 12.03.2010, M.Eren BAKIR


 Bu görüntü "İşte Şeriat Budur!" başlığıyla, bir sosyal paylaşım sitesinde paylaşılmış. Öncelikle, bilmeyenler araştırsın, şeriat nedir öğrensin, ki şeriat yönetimlerinin yanlışlarını eleştirmek için bir hak iddia edebilsin. Bilmeden kimse, lütfen hele hele "aydın" takılıp da aydınların adını lekeyenler, paylaşmasın. Şeriatın yanlışları neyse, onu paylaşın, onun başlığına yazın "İşte Şeriatın 'Yanlış Tarafları' Budur!" diye, bizler de önyargılarımızdan, yanlış bilgilerimizden arınalım, sizlerin de topluma bir katkınız olsun. Peki halâ empatiden uzak, olur ya yapısı buna müsait olmayanlar olabilir, bu kimselere yardım olsun diye olayı şu şekilde anlatayım, bir empati kurulsun, ortam şenlensin.

--- 

 Evvelâ, gelişme.

 Bu toplum, hâin bir toplumdur. Bu "gerçeği", hiçkimse ama hiçkimse inkâr etmesin. Eğer inkâr edecek birileri varsa, yeterli sağlamlıkta bilgi ve donanımla gelsin, "uslu uslu" tartışalım. Çünkü bugünlerde aydın, dindar, ulusalcı, sosyalist kesimden birisiyle birşeyleri konuşmaya kalktığımda iş karşımdakinin sesinin yükselmesiyle neticeleniyor. Referandum var, bir etken. Zamanında "bizi konuşturmuyorlar" diyen herkes bağırmaktan kendini duyamaz olmuş, kimsenin kimseye tahammülü kalmamış. "Şimdi bu kadar açıklamaya ne gerek var" diye düşünen olabilir. "Gerek var da ondan" diye kısa, içinde kâfi manâyı barındıran bir cevap veriyorum bu soruya ve dönüyorum "gelişme" kısmının temasına. Evet, bu toplum hâin bir toplumdur. Nasıl mı hâindir? Şöyle ele alayım efendim, kısa örneklerle:

-Bu toplumdan bir zat -ki en son demesi gereken birisi- çıkıp da Aşık Mahsun-i'ye "Ajan!" diyorsa,

-Bu toplumun bazı kesim genç ve yetişkini, kendisine e-posta, SMS ve duyum yoluyla gelen bazı yanlış "bilgi"leri, aslını astarını kesinlikle araştırmadan paylaşıyor ve bununla çevresini aydınlattığını zannediyorsa,

-Bugün kişilerin hür iradesine bırakılmış bir oylama, partilerin baskı odağına sebep oluyorsa; dâhil aileler bile kendi bireyleri arasında kavgalara neden oluyorsa, yani kişi hürriyetini ve özgünlüğünü yeri geldiğinde kökten savunan her kimse, karşısındakinin "başka bir birey"olduğunu hemen unutabiliyorsa,

 bu toplum hâin bir toplumdur. Buraya yazabileceğim onlarca madde daha var. Ben sadece bilincinize şimdilik iyi gelecek yarım doz antibiyotik kıvamında bir iğne yaptım. Canınızı yakmam, sağlığa kavuşmanızı istememdendir, biliniz.

---

 "Görebilmek" isteyen arkadaşlar, Blog'umdaki yazılarımı okuyun, anlamazsanız tekrar okuyun. Yukarıda yazıma başlarken alıntı yaptığım yazılarıma göz atarak başlayabilirsiniz meselâ, evvelâ bu yazımı okumak kaydıyla.

---

 Evet. Yazıma başlarken bir başka konudan "giriş" yaptım, "gelişme"de bu yazımın tamamındaki fikrimi anlamanıza yardımcı olabilmek için değinmeyi uygun gördüğüm konulara değindim. Artık "sonuç"tayız.

 Zamanında benim elimde teknolojik imkân olsaydı da kameraya alabilseydim benim Kemalist öğretmenimin bana ilkokulda ettiklerini ve başlığına da yazsaydım "İşte Kemalizm Budur!" diye, ne derdiniz o zaman? Kemalizm o mudur? Sadist şiddet, tarafların hepsinde bulunur, kimse inkar etmesin. "Şeriatçıyım" diyen adam Maraş'ta insan yakar, "Aydınım" diyen adam Çanakkale'de mahalle basar. Bu böyledir, ki şu günde hiçkimse ama hiçkimse temiz değildir. Her kesim kendi yanlışlarıyla yüzleştiği sürece doğruya yol alır. Yapmayın arkadaşlarım, hele ki benim emsalim olanlar, üniversite okumuş ve okumakta olanlar, hani çevresini tanımaya, gerçekleri öğrenmeye imkanı olanlar, sizler yahu sizler! Siz ne yapıyorsunuz yahu?

---

YAZIK...

---

                                                                                M.Eren Bakır, 12.09.2010 Didim

18 Haziran 2010 Cuma

Hak mı?

  Ahmet Türk'e yumruk atan vatandaş ilk celsede serbest. E iyi, güzel. Güzel de, kamunun olayın ilk gününden beri aşka gelip, katil bir düsturla durumu yüceltme sebebini merak ediyorum.

  Adalet yerini buldu diyenler muhakkak var içinizde. Ne o? Acımadı mı içiniz?

  Bu vaziyeti, empati yoksunu arkadşlarım için şöyle ele alayım: A kentine gönderilen bir insani yardım gemisi, B şehrinin kendince haklı sebepleri olduğu için B askerleri tarafından baskına uğrar. Bu baskında da, B şehrinin askerleri nefsî müdafaada bulunduklarından, A kentinin dokuz vatandaşını öldürürler. Uluslararası bir mahkeme kurulur. B kenti ilk celsede suçsuz bulunur. Oldu mu? Şimdi acıdı mı içiniz?

  İşine geldiğince, hak ve hukuku savunan milletler, ebediyete kadar haksızlığa ve hukuksuzluğa maruz kalmaya mahkûmdurlar. Bir olaya öznel değil, nesnel bakacaksın ki ileride bir haksızlığa uğradığında sesini duyurmaya hakkın olsun. Kışkırtıcı hareketlerde bulunanlar, her daim "sebep" olanlardır, unutmayın.

 1938 yılını, 1980 yılını iyice araştırın. Az önce verdiğim örnek, umarım empati kurmanız için yol gösterir.




 Kendi halkını bombalayarak ünvan kazanmış bir pilotu tanıyın.


        



  Kendi halkını sindiren bir devleti tanıyın.

  




Babanızı tanıyın.

27 Mayıs 2010 Perşembe

27 Mayıs '60: Ad(a)nan Menderes

   Onlarca faili meçhul cinayet...


 Askerin, toplumsal anarşi hâllerine müdahalade "bu polisin işi" deyip de karışmaması, keza polisin de "bu askerin işi" diyerek müdahale etmemesi...






  Bir kümenin, başka bir kümeyi katline sessiz kalınması...




 Ve darbe... Kurtarıcılarımız bizim.


  Bir sosyal-demokratik hukuk devletinin geleceğini kurtarmak için yapılan anti-sosyal, anti-demokratik, hukukdışı bir müdahale... Ve bu müdahale evvela sosyal ve demokratik yollarla halkın seçtiği kişileri infaz etmekte. 

 Ve bugün: 27 Mayıs.


  Darbeye karşı durmanın, askere karşı durmak olduğu kanısını aklına işlemiş olanlar sebebi ile, çıkarılan sesler vakumlu bir boşluktaki gibi yol alamadan kalakalmaktadır; yıllardır.



  Bu sayede darbe yapan kişiler, darbe askerî olduğu müddetçe -çünkü halkın "askerim en iyisini bilir" görüşü, tecrübe ile sabittir- dilediklerini gerçek kılabilirler.


  Madem ki Türkiye Cumhuriyeti demokratiktir, o halde demokrasinin başa getirdikleri ile ilgilenmesi gerekenler ya siyasiler ya bürokratlar ya da diplomatlar olmalıdır.

  Bir devlette darbe ve bu darbe neticesinde infazlar gerçekleştirilmekteyse ortada bir dikta rejimi, sözde demokrasi, yalan halkçılık ve üretilmiş düşmanlar vardır.

  Birilerinin, hiç de hukuki olmayan şekilde vuku bulan yargılarının ve cezai infazlarının arkasında, kurgulu bir iktidar kavgası vardır; bu kadar olmaz:


Yapmayın... Yazıktır...

 Yurdu daha yaşanabilir hâle getirmekse amacınız, neden yaşatmaya evvelâ katlederek başlamaktasınız?

 Kendi kurduğun mahkemede, yargılanana uygulanan sözde hukuğun nesnelliği ne ile sabittir?

 Delili olmayan komplolar üzerinden -keza bunlar iftira ya da gerçek olabilir ve bu adîl yargı neticesinde belli olur- dayatılan suçlamalar neyedir?

 Adnan Menderes, ülkeyi Amerika Birleşik Devletleri'nin boyunduruğuna soktuğu için mi asıldı? Peki 1980'de vuku bulan askeri dokunuş Amerika Birleşik Devletleri'nin boyunduruğuna girmeyenleri neden astı?

 Bu ülkede, en nihayetinde asılmamak için iyi bir sebebimiz var mı?

 Yok mu?..


       
  M. Eren Bakır, 27.05.10 İzmir
                                             

20 Mayıs 2010 Perşembe

Bir Şaşırma Hâli

Bir zincir var elimde, ayaklara dolanmış,
Bir kin var yürekte,
Bir şaşkınlık yüzümde,
Bir meçhul denen cinayet,
Bir fail var elimde,
Bir kanun,
Bin ceza var,
Bir hile,
Bin gaflet var,
Bir vuran,
Bin ölen var,
Bir Kur'an,
Bir İncil,
Bir Tevrat,
Bir Zebur,
Bir vicdan var,
Bir zincir var elimde, ayaklarıma dolanmış,
Bin halka zincirimde,
Bir güçsüz halka elimde,
Bin güçlü halka var,
Bir kopuş var elimde,
Bin tıngırtı,
Bir düşüş var elimde,
Bir fail,
Bin ölü,
Bir ayak serbest,
Bir kafa yönetmekte,
Bin metre koşuyor da yoldan,
Bir metre daha gidemiyor,
Bir harcayan varsa,
Bin harcanan var demek,
"Hani" demek gerek;
Nerede emek?
Karşılık nerede?
Bir pay var sana biçilen,
Namus nerede?
Ter alın teriyse,
Bin yiyen var demek,
Bir ölüm var,
Bir bölümlük hayatta,
Bin harcanan var elimde,
Bir şaşırma hâli,
Gelip geçmemekte.


                                                    M. Eren Bakır
                                                                                              20.05.2010, İzmir

1 Nisan 2010 Perşembe

Aşk'a Dâir...


Yek temennidir ben’e garam,
Rıza ararım, değil haram,
Sürmeye yok merhem-i yara’m,
Garam sek merhem-i çara’m.

Hiddetle yanmaktandır, noksan mara’m,
Yansan da yakma’dır düsturum, nara’m,
Sebepten, keskindir ama kesmez dara’m,
Kemler hariç elbet, reng-i nazar’ı karam.



Murat Eren Bakır
01.04.10, İzmir

22 Mart 2010 Pazartesi

Güneş, Yer, Kan


Güneş, Yer ve Kan



Senelerce bu dem,
Olmaya görsün,
Çin’den başlar bu sevinç,
İçinden başlar yasakların geçmeye,
Azerbaycan’dan, Irak’tan,
İçinden yasakların,
Başlar bu sevinç,
Keke iki bin sekiz,
Bir kol kırıldı âlem’e ibret,
Sahibi çocuk,
Aklı değil mükêllef,
Eli kargısız, lâkin,
İnfaz yargısız,
Kolu sargısız,
Bir kol kırıldı âlem’e ibret,
Sahibi çocuk,
Babası Devlet,
Babasız,
Cehâletle boş kâlbi,
Doldu önce korkuyla,
Ardından nefretle,
Sevindi çocuk,
Çünkü değişti,
Boştu kâlbi, artık değil,
Artık değil,
Kimsenin çocuk,
Kim senin çocuk,
Kolunu kıran kim?
Bir Sivil’di kıran,
Çocuk sonunda,
El salladı kameraya,
Tüm sivillere bilenmiş,
Sebebi bir Sivil,
Kırılmış da ters dönmüş eliyle…


Murat Eren Bakır,
21.03.10, İzmir




18 Mart 2010 Perşembe

"X"


"X"

        

Aklında, tarih boyunca kendine yapılmış haksızlıklar kalan, iyiyi asla hatırlamamakla beraber, bir kötülükle bin iyiliği unutan, demek ki zaten bunlara müstahak bir yapıda bulunan; tanrı “sevgisinden” ziyade “korkusu” taşıyan, işlemeyeceği günâhları çoktan işlemiş ve işlemeye devam eden ama bu hareketlerinden bihâber olduğunu zannettiğinden dolayı, özünün masumluğundan şüphe dahi etmeyen; kendini yüce görmekten ziyâde, ötekileri alçakta gören eşekçe bir fikre sahip olmaktan yorulmayan, lâkin bir başkası yalnızca kendisini yüce görmeye teşebbüs dahi ettiğinde arkasından konuşan, evvelâ özünden bihâber insanların, yani geleceği olmayanların, cahilce; neyi, nerede, ne şekilde, ne zamanda söylediğinin farkında olduğunu zannederek, farkında olmanın yakınından dahi geçmeden, alçakça ve kendi benliğine dalkavukça, empatiye bu kadar muht“açken” bu kadar empatiden uzak şekilde insanlara paha biçmesi inanın beni delirtiyor…

Deyyusluk… Bana sorarsanız zor zanâat. Evvelâ, bir bireyin bunca yıl hayatta olup da bunca benliğine aykırı yapıya sahip olmasının garip ama acı bir gerçek olduğu gelir aklıma. Ardındansa, böyle bir bireyin neden halâ hayatta olduğu gelir; neden halâ hayatta kalması gerektiği.

Tanrı korkusu… Sevgi aşılama temelli bir olguya karşı korku duyulması, her şeyden önce mantığa aykırıdır bence. Bir bireyin neden tanrıya sevgi beslemesi yerine ısrarla ondan korktuğuna tek cevap vardır: Korkmasını gerektiren eylemlerde bulunmuşluk hâli. Kendi karşıtına “Katl-i Vacip” fermanı verip, kendini tanrının yerine, tanrının adına yargıç görenlerin, katl-i vacip olsa gerek. Keza tanrı evvelâ adalet istemez mi, ha canlar?

İnkâr… Kaçacak yer kalmadığında, “iyi ki yapmışız ulan”a döner ki bu durum, tüketilen oksijene, azota yazıktır bence.

“Ettiğini” inkârda bulunan, “karşılıklı” sevgi besleyen, deyyusluktan bir adım geri düşmeyen ve halâ “empati” bekleyen insanın hayattaki yeri nedir sorarım size? Bu soruya bir cevap dahi bulamadığımdandır tüm sıkıntım; her soruya bir cevabım olmasına rağmen.

                                                                           Murat Eren Bakır
                                                                           16.03.10, İzmir

12 Mart 2010 Cuma

İlaç: "Üretme, Baş Kaldırma, Yaşama" mı?


Consume, Obey, Die!*
                                                 *Tüket, İtaat Et, Öl!



Çağımızın hastalığı, rahatsızlığı nedir? Size sorarsam; stres, panik atak, yüksek kolesterol, düşük kolesterol, şeker, kanser, paranoya, kleptomani, nekrofili, şizofreni, hayvanat gribi, HIV, nezle, sıtma, radyoaktiviteye bağlı hastalıklar, insanın doğaya düşmanlığı, düşmanın bize düşmanlığı, bizim düşmanla aynı olan doğamız, doğaya karşı düşmanlarımızla birer müttefikçesine omuz omuza savaşmamız, küresel ekonominin yöresel ısınmaya etkileri gibi şeyleri sayacaksınız.

  Bana sorarsanız, çağımızın hastalığı kendine aykırı gücü eleştirmektir. Dikkatli olmayan insanlar bu hastalığı her an kapabilirler. Çünkü bu hastalık öyle bir hastalıktır ki, hastalanan kişi kendini, önceki hâlinden daha sağlıklı hisseder. Böyle hissetmek için bilerek bu hastalığa bulaşan insanlarımız da mevcut; ne yazık ki.

 Bu illetin belirtileri şunlardır:

-         Anlık muhalif davranışlar sergileme.
-         Fütursuzca medyadan aldığı ham bilgileri işleme hızında artış.
-         Tarihsel “bugününden” ziyâde, tarihsel geçmişiyle yaşama, övünme; diğer ulusları yerme gibi evrensellik ve hümanist bakış açısına ters davranışlar sergileme.
-         Etiketler altında yaşama ve yaşatma.
-         Kendi öğrendiğini değil, kendisine öğretileni doğru kabûl etme.
-         Kendi ülkesinin aleyhine davranışlarda bulunan ülkeleri ve kişileri düşman ilân edip, onların (varsa) ticarî mallarını tüketmeme, akabinde, ülkede herhangi doğru dürüst yerli malı kalmamasına karşın, sözde yerli mallarının tüketimine yönelme.
-         Sinirlendiğinde üretimin demirbaşı olan çiftçimize, köylümüze, işçimize, ineklerimize, koyunlarımıza, tavuklarımıza hakaretvari birtakım davranışlar içerisinde bulunma.
-         Hayvanlara olan sevgisinin, 23 Nisan’da kafasına copla vurulan “doğulu” çocuğa olandan daha fazla olması hâli.
-         İyinin kötüsünü değil de kötünün iyisine yönelme; dolayısıyla kötünün derdine düşme.
-         Daha fazla kan görme ihtiyacı.
-         Askeriyeye saygı ve sevgi besleyip, bir türlü “askerlik” fobisinden kurtulamama hâli (bu belirti yalnızca maskülen [erkek {delikanlı}] türlerde görülmektedir).
-         Hastalığın kitle geneline en yaygın olduğu dönemlerde, halk bir gecede Cumhuriyet’e geçen psikolojisine benzer bir psikolojide, bir gecede Cumhuriyet’ten vazgeçebilmektedir (“Bkz” değil; “görünüz”: 1960, 1980 vakaları).

Bu hastalığın Latincesi “Obeydies Consumus”tur. İlk insandan beri var olmakla birlikte, insanların hastalanmaktan zevk alması sonucu bu hastalığa herhangi bir çare bulunması için kitlesel bir teşebbüs olmamıştır. Olmaz da; olamaz… 

İnsanın, en "rahat" yaşadığı ve uyguladığı düsturu da "Consume, Obey, Die"dır arkadaşlar; rahatın göreceliliğini ve kim için, ne şekilde olduğu gerçeğini de bu sözüme dahil etmekte olduğumu arz; bu bilginin sizin tarafınızdan anlaşıldığını farz etmekteyim.

Ve Kaos Teorisi… (Bu paragraf başka bir yazının konusu olabilirdi, ama dipnot olması daha uygun görüldü tarafımca) Bu yazıyı, insanlığın tarih boyunca bu hastalığa maruz kalmaları neticesinde yazmakta olduğumun da bilincindeyim. Şöyle açıklayayım: Dünyada var olmuş, yaşanmış bütün savaşlara ve cinayetlere şükretmekteyim şu an. Eğer bu savaşlar yaşanmamış olsaydı, dedemin büyük büyük dedesi belki de büyük büyük büyük ninemle tanışmamış olacak, dolayısıyla bu yazı yazılmamış olacak ve bugün siz bu yazıyı okuyamıyor olacaktınız. "Kaos Teorisi" ihtimaller dâhilinde gerçek olan bir kuramdır; unutmayın. Kaos Teorisi’ne bağlı, insanlığın bu hastalıktan kurtulması üzerine olan ümitlerim. Benim canım itlerim…

  * “Tüket, İtaat Et, Öl!”

13 Şubat 2010 Cumartesi

"Hava" hangi hava; "su" hangi su...


“Taş” hangi taş; “toprak” hangi toprak?



Bir şarkı vardı ya, hani “Havasına suyuna, taşına toprağına…” diye başlayan, hah o şarkı işte, içinde her köşesini Cennet’e benzeten bir ibare var o şarkının. Yazarını, yorumcusunu bir kış günü Elbistan’da (“Orası hangi ülke” diye soranlara selamlarımı gönderiyorum) ağırlamak isterim. Göstersinler bana, hangi hava, hangi su, hangi taş, hangi toprak?

Doğu’nun, kışın misâl Cennet’le uzaktan yakından alâkası yoktur… “Doğu” hangi doğu? “Cennet”in “Doğu”sudur mevzu bahis olan. Cennet öyle bir yerse eğer, artık Cehennem’i merak etmekte köylüm; Cennet’e yeterince doyduğu için olsa gerek.

Yazları kurak ve çorak, kışları devletin “ bi durak ve sorak”  demediği bir iklim hâkimdir Doğu’da. Kimi korucuların “vurak ve kaçak” diyerek köy bastığı da olur; Batı’da şehirleri sel bastığı gibi. Adana’da, Erzincan’da deprem olur, unutulur; ama Kocaeli’nde deprem olur ve her nedense gerçek deprem odur, her yıl anılır. Erzincan’ı bilen var mı bu arada? Hani anlatıyorum ama uydurma bir yer değil orası.

Bitki örtüsünden ziyâde, Kıble’ye bakan bir taş örtüsü hâkimdir; az miktardaki toprakla da altındakileri örter insanlar. Hasadı en verimli geçen, Azrail’dir orada; aldıklarını satmakta belki can pazarında lâkin kati surette Devlet’e vergisini aksatmamakta.

Orta Asya’ya dönmek isteyen buduncularım benim, İzmir’de Şaman ayini düzenler ve ateş yakarken izler halkım; İzmir’e göç eden oduncularım benim, pekmez tahini karıştırıp, ateş yakarken dikizler halkım…

Vatanseverliğin Batı’dan Doğu’ya azaldığına kanaât getirilmekteyken, ölünün bile medya pazarında değerinin doğru oranda azaldığını düşünürsek, sorulması gereken soruda bir yazım hatası, dâhil anlam kayması mevcut bence. Vatanseverlik midir, Batı’dan Doğu’ya azalan, yoksa Vatandaşseverlik midir?

Cennet’te vergi varsa, mevtalar arası fark varsa, hor görme varsa Cehennem’i merak etmekte köylüm; Cennet’e fazlasıyla doyduğu için olsa gerek…

Sözlerim sanadır taşının, toprağının aldıklarını; başlarına o taşı dikerek, üzerlerini o toprakla örterek ödüllendiren Cennetim…

Murat Eren Bakır 
11 Şubat 2010, İzmit

5 Şubat 2010 Cuma

Facebook’un Anadolu’ya Kazandırdıkları...



Ve tanrı Facebook’u yarattı… Facebook da bunları yarattı:

1-     Hızlı Devrimciler: Daha düne kadar ülkü ocaklarında sürtüp, lise önlerinde vatan kurtaran yurdum gençlerinin, Facebook aracılığıyla (!) Sosyalizm’le tanışıp, Das Kapital’i cebinden, Amerikan tütününü ağzından eksik etmeden, ne olduğunu bilmeden Komünizm taraftarlığı yaparak “Devrim!” modeli takılmaları sonucu türemiş Çernobil Virüsleri’dir.

2-     Gerçek Vatanseverler: Vatan’ın ne manâya dahi geldiğini bilmeden, bir Ermeni öldürüldüğünde ayakta alkışlayıp, “Bir buçuk milyon Ermeni katledildi” denilince aklını yitiren; Samast’a ayrı, Çatlı’ya ayrı, Ağca’ya ayrı, Ersever’e ayrı niyaz olan ama Mumcu’yu, Ran’ı, Nesin’i, Atatürk’ü de bir o kadar seven Kıblê’sini şaşırmışlar sürüsüdür.

3-     Yürekli Feministler: Kendini “Kadın Hakları”nın yüce bir neferi ilân edenler tarafından oluşmuş, ancak daha insan haklarından (ki benim dokuz yıldır temel aldığım Manga Carta Libertatum’dur [1215]) habersiz olan, yer yer erkeklerden nefret eden ama bağımlısı olduğu için de bırakamayan, Feminizm’le uzaktan alâkası olsa da yakından alâkası olmayan, Facebook’taki erkek arkadaş sayısıyla dikkat çeken bayan arkadaş topluluğudur.

4-     Aykırı Emolar: Namaz kılan ama Allah’a isyanı da elden bırakmayan, sekste sapkın hareketler içinde bulunduktan sonra gusûl modeliyle arınan, “Cehennem ya varsa?” sorusuna kendi usûlüyle cevap bulmuş zındıklar birliğidir.

5-     Ümmetçi Satanistler: Kendisinin “En Müslüman” olduğunu zanneden, Kur’an-ı Kerim fanatiği olup da hiç okumamış, okusa da anlamamış, para ve kul hakkı yemekte bir numarayı hiçbir din kardeşine bırakmayan, Cennet’teki mekâna şimdiden hazır ve Cennet’i 1 Erkek/40 Kadın kombinasyonuna endeksli, bu hayattan tatminsiz, öldüğünde şarap nehrinde yıkanıp sonsuza kadar seks partisi yapacağını düşleyerek rûkü’ya durup secde eden, Allah’ını şaşırmışlar kooperatifidir.

6-     Ben: Gayet sakin bir insan evlâdıyken, evinde oturup ne politika ne siyaset, varsa yoksa nette sörf yapıp bilgisayar oyunlarıyla zaman öldüren bir çocukken, internetten Facebook camiasına karışmak suretiyle düşüncelerinde sıçrama yapan, bilgileriyle insan hayvanını aydınlatan, aydınlattıklarını kendine bağımlı eden L’Homme modelidir.

7-     Sanal Hayvanseverler: İneğe tapan Hindu insanı “mal” diye niteleyip, hayvanlar âlemini köpek, kuş ve kediden ibaret sanan, Facebook’ta Farmville takılıp, hayatında çiftlik görmemiş camış topluluğudur.

8-     Egoist Kadınlar: Facebook’ta önüne gelen erkeği ekleyip, profildeki erkek sayısıyla ego tatmin eden, erkeklerden herhangi bir sazanın arkadaşlık isteğini kabûl ettikten sonra attığı “slm tanışabilir miyik” mesajını görünce, o şahsı erkek listesinde silen, egoyu bir de bu şekilde tatmin eden, kendini ulaşılmaz sanan ama martı kadar çok bulunan, örümcek beyinli olduğunu zannedip aslında beyni olmayan Homo Sapiens türevidir.

9-     Irkçı Hümanistler: İnsan sevgisi çok fazla olduğu için insanlığını yitirmiş, sevgi duyduğu tek insan topluluğunun kendi milleti/hemşehrisi/köylüsü olması vesilesiyle Hümanizm’e yeni manâlar katan densizler derneği üyeleridir.

10-Atarlı Gençlik: Facebook’ta sağa sola atar yapan, kendini bulamamış ama bulduğunu zanneden, her şeyi bilen fakat her soruya bir cevabı olmadığı için soru üzerine soruyla karşılık veren, keza bir soruya dahi cevap vermekten aciz, insan müsveddesi kıvamında, çok affedersiniz, sersem sülük olarak hayatını idame ettiren evrimsizlerdir.


28 Ocak 2010 Perşembe

Homo Yoldan Sapiens

 Evrim... Evrim ne? Anlatılan evrim ne? Bana öğretilen evrim, canlının vücut yapısının çevreye uyum sağlaması sonucu şeklen (bedenen) değişikliğe uğraması; canlının daha başarılı bir şekilde hayatta kalma ve soyunu sürdürme başarısı (benim tanımım oldu yine... neyse...) pekalâ... "gerçek" evrim ne? bugün hayvan evlâdının, akıldan ziyade zekâya sahip olması aşikâr. Ki hayvan kendisine fazlasıyla yetecek olan bedensel ve zekâsal gelişimi göstermiş, evrimini tamamlamış yahut devam ettirmekte. İnsan içinse durum başka. İnsan bedensel evrimde doruk noktasına erişmeye pek yakınken, teknolojinin sağladığı yanılsamalar (artık bir cep telefonu, bilgisayar, gözlük insan için prostetik olmuştur) sebebiyle binlerce yıllık vücut kurgusunu bertaraf etmekte; yeni bir yapı oluşturmakta, adetâ kaçak kat çıkmakta. Ve (biliyorum noktadan sonra "ve" diye başlanmaz, ama lanet güzel etkisi var bence) bedeni hasıla tek ve mutlak kazanç olarak algılanmakta. İnsanın, diğer hayvanlardan ayrılması, zekânın yanında aklın insan davranışlarında çok çok büyük yer tutması. Ve insan evrimini bedensel olduğu kadar aklen de tamamladığını zannetmekte; kıt zekâsı üzerine akıl otobanları inşa etmekte. Sorarım size: Evrim insan için aklen midir, bedenen midir? Şu saatten sonra kat'i suretle aklendir. Üzerinde bulunduğu besini hoyratça eriten bir küften farkımız ne; DNA'mızın sadece %2'sinin mi farklı olması? Dünya üzerinde bizden önce var olanlar artık yok. Ne meteor, ne asteroit, ne buzul çağı, ne kasırga, ne hortum, ne deprem, ne yanardağ, ne tsunami, ne yıldırım, ne toprak kayması, ne erozyon, ne virüs, ne mikrop veremedi bizim Dünya'ya verdiğimiz zararı. Ders almak yok, aksine aynen devam etmekteyiz. Söyleyin, evrim daha iyiye gitmek ise, daha rahat yaşamak ise, soyunu uyumlu bir şekilde sürdürmek ise; insan dünyadışı bir varlık mı ki, Dünya'ya zarar verecek şekilde evrimleşti? Bedenen iyi, zekâ da yerinde, yalnız aklen bir virüs kadar çaresiz. Evrim ne midir? Aklına mukayyet olma sanatıdır; aha bu sözüm de tarihe geçsin.

4 Ocak 2010 Pazartesi

Çel Deli, Yek Akıl

Oynarsa yelden sallanan yaprak kadar aklın teli,
Yaftalanma mümkün kamu nazarında diye deli,
Ki çok düşünmek de âlem-i eli,
Engele teşkildir olmaya Veli,
Sallamakla olsaydı kazmayı beli,
Eşmekle aşılsaydı Nuh'un seli,
Tayfun doğurmuş kuvvetli yeli,
Dehşetten bitâp düşenler miydi deli,
Hiç görünüyor muydu sağ kalmış,
Bir selimin dâhi keli?